5 Aralık 2010 Pazar

Eski Ankara - Kale

Ankara kalesinin ispatlanamayan tarihi Hitit'lere kadar dayanıyor. Ama ben tarihinden değil bendeki nostaljisinden bahsedeceğim. Artık eski Ankara'dan ve eski hayatından eser kalmadı tıpkı tüm diğer kentlerdeki yaşamı zaman zaman özleyenler gibi elbette ben de eski Ankara yaşamını özlemle anıyorum. Değişik kültür politikaları ve değişen dünya düzeni hızla kültürümüzü yok ederken elbette önüne geçilemez şekilde kentlerdeki öz değerler de yok oluyor. Halbuki henüz üzerinden sadece 25-30 yıl geçti. Artık yaşamımızda ; Ankara tavası fırınları, dik yokuşlarda sıcacık selamlar, armut şekeri, soğuk karlı gecelerde nefis boza, has Ankara simitleri, uzun burunlu dolmuşlar, Kızılay parkı, dev çınar ağaçlarımız ve içindeki heykeller ( yerinde dünyanıun en çirkin binası ödülüne layık bir atıl kapasite yatmakta bitirilemiyor çünki yasak yapı ), fötr şapka, döpiyes, beyaz kurdeleler, Büyük sinema, Ankara sineması, Ulus sineması, tramvay, macuncular, kömürcüler, mahalleyle dost taksi durakları, bayram alışverişleri, rugan ayakkabılar, Yeşilnalın lahmacun ve sayamadığımız onlarca değeriyle eski Ankara artık yok. Kale içi eski bir nostalji olarak korunmaya çalışılıyor. Kafeler açıldı, lokantalar, Koç Müzesi ve sanat galerileri, antikacılar. Turistik bir yapıya kavuşturulmaya çalışılıyor ama beceriksizce. Hadi bakın sizler için resimledim beğendiklerimi ekledim. İyi izlemeler.
     
 
 
 
 
 
 
 
 

Antika Prensi

Güzden kalan son günler, yapraklar artık sarıdan kahverengine dönmüş ve narin sapları artık zar zor ince dallara tutunma mücadelesi veriyor. Sanki onlar da düşerse artık hava iyice soğuyacak ve kış bastıracakmışçasına. Güneş son kez ısıtırcasına parlak ve sıcacık. İnsanlar cıvıl cıvıl, neşeli kahkahalar eşliğinde bol sohbetli kahveler, çaylar yudumlanıyor ama gelin görün ki o bütün bunlardan bihaber kendi dünyasında rüyalar aleminde gezen bir koca oğlan. Adını bilmiyoruz hem belki bir adı bile yoktur ama öylesine mutlu ki derin uykusunda. Kimbilir kaç yaşında, kimbilir neler gördü geçirdi ama öylesine vurdumduymaz bir huzur içinde ki imrenmemek olası değil.


3 Aralık 2010 Cuma

Dostluk üstüne

Günümüzün kaybolan değerleri nedir diye saysanız sanırım ''dostluk'' değerleri ilk sıralarda yer alır. Dost, yaşamımıza kendi ellerimizle yerleştirdiğimiz ve çıkmaması için emek verdiğimiz en kıymetli yaşam arkadaşlarımız. Dost çoğu aileden öte, kendi kendimize söyleyemediklerimizi yüzümüze vurabilendir. Dost biz onu hiç aramasak da hep içimizdekidir. Acı söyleyendir gerçekten de.. emek sarfedendir bize.. biz haline getirendir ikilikleri. Dost kızmaz, küsmez, yalan dolan bilmez, diliyle döver, diliyle sever, düşünmez.. dost önce seni sonra kendini düşünür. Bu nedenle kaybolan değerdir... egoların tavana vurduğu günümüzde nesli tükenen en kıymetli değerdir. Dost sınanır türlü çeşitli ki dost olsun, mertebe kazansın. Dost bildiklerinizi sınayın. Para verin, alın, sır verin, sarhoş olun, gözdesine sevgi duyun, tokatlayın, saldırın, yüzüne vurun, uyuyun, saf sevgi verin, seyahate gidin, hasta olun, değer bildiklerini eleştirin, sinirlendirin ve izleyin yorumlayın ve karar verin ve unutmayın onu kazanmak zor dur ama eğer gerçekse kaybetmek olası değildir.

Kocaoğlan ( Emine nin annesinin kedisi )

Bu güzel oğlan aslında Emine'nin kedisinin oğlu ama annesini geçti tabi kocaman ve çok tatlı bir şişko oğlan oldu. E annesini tanımıyor tabi artık. Kocaman gözleri var ve çok ama çok şeker bir tüy yumağı.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Göksu Deresi efeleri

Göksu Deresi'ne orada olduğunu bilmeden gittik. Aslında Anadolu Feneri'ne gidiyordum ve doğrusu yol üstünde bu kadar hoş semtler olduğunu bilmiyordum. Son derece şirin bir semt ve sanki İstanbul'da değil de bambaşka bir yerdesiniz hissiyle dolaşıyorsunuz. Hollanda'yı andırır bir kanal kenarında şirin bir kafede oturduk ve huzurlu bir çay sefası yaptık. E izleyicileri de unutmadık tabii ki ve işte izleyicilerimiz. Resimlerini ekliyorum :)) balıkları ve burunlarına dolan nefis mama kokularını öylesine yakından izliyorlardı ki :))

28 Kasım 2010 Pazar

Sookie


Sookie ismi True Blood dizisinden geliyor. Kadın kahramanımızın ismi. Sookie Simin'in kedisi. Ortaköy baronağından alınma ve iki gözü kör. Henüz bebek daha büyüyecek. Eve ilk geldiğinde evdeki eşyaları öğreninceye kadar biraz zorlanmasına rağmen şimdilerde herşeyin yerini öğrendiği gibi oyun bile oynamaya başlamış. Müzik dinlemeye bayılıyor ama öyle böyle değil görmelisiniz boynunu hafifçe yana yatırıyor ve dikkatle sesin geldiği yöne bakarak hiç sıkılmadan öylece duruyor. Kucak tabiki çok seviyor. Maalesef astımı var ve geceleri çok horluyormuş. Simin'i bu güzel sevgisi için kutluyorum ve umarım Sookie de çok mutludur ve uzun ve sağlıklı yaşar.

Şerafettin ( Şero)



Şerafettin yeğenlerimin oğlu. Kocaman sevgi dolu bir oğlan. Upuzun bıyıkları var, kuyruğu biraz ince, gövdesine nazaran ince azıcık çünki bayağı yapılı. İnsan canlısı, hemen sevilsin ister kucağa gelip oturur sokulgan bir bey kendisi... Bu aralar onlar yeni bir yere taşındı, yüksek bir binadalar o nedenle sokağa çıkamıyor ve sanki biraz sıkılmış gibi... Balkonlarda gezmek ona yetmiyor e biraz da düşeceği korkusu ile sakınılınca evde kalakaldı.

14 Kasım 2010 Pazar

Sütlaç ( nam-ı-diğer Sütocan )



Sütlaç'ın hayatıma girişi tamamen tesadüfidir. Kendisini minicik bir yavru iken, sanırım 30-35 günlük, Bilkent Üniversitesi Kütüphanesi kapısında gördüm. Birbirimize aşık olduk. Beni bekle dedim ona geleceğim... döndüğümde hala oradaydı ve bir kaç öğrenci ile hasbı hal etmekteydi. Böylece yeni hayatına doğru yol alacağı arabaya da binmiş oldu ama gelin görün ki eve gelir gelmez de kaçıverdi. Çok üzüldüm ama sanırım onun seçimiydi ve yapacak bir şey yoktu. Aradan bir kaç hafta geçmişti ki yakın bir lokantada yemek yerken gelen miyavlama sesine döndüğümde bir de ne göreyim Sütlaç karşımda. İşte o günden sonra evime yerleşti. Hayatıma yerleşti daha doğrusu. Bebeğimi büyüttüm. Şimdilerde kocaman kuyruğu ve sevimli tombulluğu ve sevecen patileriyle hayatımda hala ve yaşamıma sevgisiyle renk katıyor. Geceleri gezmeye çıkmaya başladı, bu beni uykusuz bırakıyor elbette çünki merak ediyorum başına bir şey gelecek diye onu bekliyorek tedirgin uyuyorum. Beraber uyumak çok güzel onunla, göbeği çok güzel ve yumuşacık, patileri pofuduk ve pespembe, dili pütürlü ve kirpiklerimi yalamayı çok seviyor. O'nu çok seviyorum.

29 Ekim 2010 Cuma

Kapik - En yakışıklı oğlum

Kapik
Güzel oğlum Kapik evimize 1990 yılında geldiğinde minicik bir yavruydu. O yıl diğer kedimizi maalesef kaybetmiştik. Yazlık dönüşü ev bomboş oluverdi birden. Eylül ayı ortalarıydı ve evimize Kapik yavru geliverdi. Önce bir güzel yıkandı sonra yemeğini yedi vee sıcacık güneşe yatıp uzunca yalandı ve uykuya dalıverdi. Bu ilk gün sonrası ise evimizin baş köşesine yerleşiverdi. Uzun çok uzun yıllarımızı beraber geçirdik. 18 yaşında maalesef aramızdan ayrıldı. Evin bahçesinde güzel bir mezarı var ve baş ucunda kiraz ağacı.

28 Ekim 2010 Perşembe

İyi Seneler Londra

Berkun Oya nın bu filmini çok bilen yok sanırım en azından çevremde ! Ülkü Duru, Ali Atay ve Zuhal Olcay oynuyorlar baş rollerde. Ülkü Duru yu hiç böyle görmemiştim, her kendini artist sanan filmi izlemeli ve rol nasıl yapılır öğrenmeli. Duru resitali diyebiliriz film için... nefes kesici, sürükleyici, sert bir drama.

2007 European Independent Film Festival de açılış filmi olarak gösterildi.